Cuma, Aralık 10, 2010
Dürüst
'Canımı çok yaktı ama seviyorum onu hala'cılar var ya. En çok onlar çıkarıyor beni çileden. Eğer biri bilinçli olarak, kasten ve isteyerek canını yakmışsa nasıl sevebilirsin ki onu? Onun için kullandığımız kelime aşk değil; mazoşistlik. Yok diyorsan ki bilinçli değildi, istemeden kırdı kalbimi. Kırdığının farkında değildi. O zaman canını yakan o değildir. Sensindir. Senin farkında bile olmayan birine aşık olarak sen kırıyorsundur aslında kendi kalbini. Hepimiz bu yollardan geçtik. O yüzden dürüst olalım ve şunu kabul edelim. Bu işin dramatize kısmı. Fiyakalı sözleri, dramatik olayları sevdiğimiz için abarttığımız, süslediğimiz kısım bu. Sonra kendi ajitasyonumuza inanıp hayatımızı mahvettiğimiz kısım hani. Hepimiz geçtik bu yollardan. O yüzden kandırmayalım kendimizi. Eğer canımızı yakan birini sevmeye devam ediyorsak, canımızı yakanın o değil kendimiz olduğunu bildiğimizdendir.
Salı, Aralık 07, 2010
Yetinmek
Memnun edilmesi imkansız, hiç tatmin olmayan, sürekli daha fazlasını isteyen kişiliğime savaş açtım bugün. Elimdekiyle yetinmeye karar verdim. Çünkü çoğu zaman zaten elimdeki en iyi seçeneklerden biri oluyor. Bayağı da kararlıydım. Öylesine verdiğim bir söz değildi. Ne yazık ki 60 saniyeyle tutmaktan en kısa sürede vazgeçtiğim sözüm oldu. Çünkü daha fazlasını İSTİYORUM. Engel olamıyorum.
Pazartesi, Kasım 29, 2010
Neden
O gece yıldızları izlerken neden yürümeyeceğine dair binlerce neden saydı kız kendi kendine; ama gecenin sonunda onu yürüyebileceğine inandıran o tek nedene tutundu. Tek bir neden onu ayakta tuttu. Oğlana aşıktı.
Cuma, Kasım 26, 2010
Kadın- erkek ilişkilerini gözlemlemekte tecrübeli olabilirim; ama yaşamakta değilim, hayır. Bu yüzden genel anlamda 'ilişkiler' konusunda çok şey bildiğimi söyleyemem; ama neden uzun zamandır böyle ilişkiler içinde olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Hayır, bunun 'son ilişkimde çok yara aldım', 'artık kimseye güvenemiyorum'larla ilgisi yok. Yani kolay güvenen biri olduğum da söylenemez; ama asıl olay bu değil. Asıl olay en son bir erkekle duygusal anlamda yakınlaşmamdan bu yana geçen zamanda gözlemlediğim ilişkilerin dehşet vericiliği. O günden bugüne kadar gerçekten iletişim kuran bir çift görmedim. Sohbet eden ya da ilişkileriyle ilgili sorunlarını birbirleriyle paylaşan. Aksine bir sorunu, bir sıkıntısı olduğunda sevgilisi dışında herkesle bu sorunu tartışan birçok insan gördüm. Belki böyle olmasaydı gözlemlediğim ilişkiler, kendimi bu kadar çekmezdim diyorum; ama değil. Çünkü beni asıl uzaklaştıran bu en temel şeyler değil. Detaylar, ayrıntılar. Hoş vakit geçirmek için birbirlerine aşık olduklarını söyleyen insanlar hepsi en başta. Hoş bulduğu her erkekle çıkmak isteyen kızlar ve arkadaşlarının ayarladığı her kıza çıkma teklif eden erkekler. En başta çıkmak ne bir kere? Biriyle vakit geçirmek için ona illa da aşık olman çok derin bir sevgi beslemen gerekmez elbet, savunduğum ya da söylemeye çalıştığım bu değil; ama benim tanıdığım insanlar hoşlandıkları herkese zorla aşık ediyorlar kendilerini. "Seni seviyorum."lar uçuşuyor havada. Hiçbiri söylediğine inanmıyor halbuki. Aslında sevdikleri şey, birini gözüne kestirme, onu elde etme, Facebook'ta ilişki durumunu değiştirme, bir problem uydurma ve sonra dramatik bir şekilde ayrılma süreci ve bu süreç gitgide kısalıyor. İşte bu durum uzaklaştırdı beni her şeyden. Derin duygular beslemediğim biriyle öylesine vakit geçirmeye ihtiyacım yok. Çünkü bay ve bayan, birçok arkadaşım var. Bu yüzden bir 'ilişki'den bu anlattığım şeyi anlayan biriyle 'çıkmaya' da ihtiyacım yok. Çünkü ben birine erkek arkadaşım dediğimde önünde küçük duruma düşeceğimden endişelenmem, kendimi daha farklı göstermek için uğraşmam ve sorunlarımı onunla konuşurum bir başkasıyla değil. Gerçek bile denemeyecek ilişkilere harcayacak zamanım da enerjim de yok benim. Bu yüzden hiç yaşamamayı tercih ederim. Benimle aynı şekilde düşünecek birini bulmanın zorluğu ve kaybettireceği zaman yüzünden.
Pazartesi, Kasım 22, 2010
Basit
Dolapta bir şey bulamadıkça bir yudum aldığım likörün bir baktım gibine gelmişim. Her ne kadar günde 20 saat uyuyan bir canlı olsa da annem bunu fark edecekti tabii ki. Bir saat oturdum döktüm mü desem acaba diye düşündüm. Sonra az önce yanına gittim. Uyukluyordu hafif. Beni fark edince açtı gözlerini. "Ben gide gele dolaptaki likörü bitirmişim." dedim. "Nasıl yani?" dedi. "Bir şey bulamayınca bir yudum alıyordum azıcık kalmış dibinde." dedim. Güldü. Yoğunluğundan dolayı dolabın o köşesine attığımızı hatırlayarak "O likör de anca bir yudum bir yudum biterdi zaten." dedim. "Yani." dedi yine gülerek. Bazen her şey düşündüğümüzden daha basit sanırım.
Salı, Kasım 16, 2010
Sabotaj
Oturup ne kadar kalabalık bir yalnızlık içinde olduğumdan bahsedebilirdim, sabote ettiğim tüm o ilişkiler gelmeseydi aklıma. Hem köprüden atlayıp, hem de öldüğüne üzülemezsin.
Cumartesi, Kasım 13, 2010
Yorgun
İnsanlar nasıl olduğumu sorduğunda hep yorgun diyorum. Ama kimse neden yorgun olduğumu anlayamıyor. Yakın bir zamana kadar ben de anlayamıyordum. Yorgunum çünkü evi paylaştığım yegane insan söylediğin şeyi duymayan, duysa anlamayan, anlasa unutan ve günde 20 saat uyuyan biri. 45 yaşında bir bebek-bunakla yaşıyorum kısacası ve bu tek yaşamanın yalnızlığının üstüne kendini çekip çevirmeye çalışmanın yorgunluğunu ekliyor. Birlikte yaşadığım halde annemi özlememi saymıyorum bile.
Ağrı
Bugün de o günlerden biri. Oturup hıçkıra hıçkıra ağlamak istediklerinden. Her şeyin üst üste geldiği ve seni rahatlatacak hiçbir şeyin olmadığı günlerden. Göğsümde bir ağrıyla oturmuş bilgisayar ekranına bakıyorum. Yalnızca bakıyorum. Yarına yapmam gereken İspanyolca ödevi, bugünkü saçma sapan sınavım ya da tatil umurumda bile değil. Yani bana stres, endişe ya da mutluluk hissettirebilecek hiçbir şey yok şu anda. Yalnızca bir ağrı var göğsümde ve ben oturup ağlamak istiyorum. Ağlamanın işe yarayacağını bilsem ağlardım; ama öyle olmayacak biliyorum. Bu yüzden ben de işe yarama ihtimali olan şeyleri deniyorum. Sonuç alamıyorum. Bu ağrının geçmesini umut etmekten başka bir şey kalmıyor elimde. Umut ediyorum.
Çarşamba, Kasım 10, 2010
Çözüm
"Ben hayatta istediğim hiçbir şeyi elde edemeyeceğim sanırım." dedi kız buruk bir sesle. "Belki de yanlış şeyleri istiyorsundur." diye cevap verdi oğlan kendi yarattığı soruna çözüm getirdiğini fark etmeden.
Pazar, Kasım 07, 2010
İçim
İçinde bir şeyler haykırılırken sessiz kalmak diye bir şey var hani. Ben onu ilk defa yaşadım dün. Hep zannederdim ki bir mecaz bu ya da bir abartı. Halbuki gerçekten haykırıyormuş için. Böyle bir basınç hissediyormuşsun hatta karnında; ama hiçbir şey demeden, haykırmak istediğinle zerre alakası olmayan bir konuda konuşmaya devam ediyormuşsun. İçimi ağlarken görmem de yakındır.
Cumartesi, Kasım 06, 2010
Nereye
"İnsanlar buraya 'Benim sorunum ne?' sorusuyla gelir. Sen 'Benim sorunum bu, bunu nasıl çözebiliriz?' diyorsun."
demişti bir psikolog bir keresinde bana. Sorunumun ne olduğunu bilmediğim bir noktaya geldiğime göre şimdi nereye gitmeliyim?
Perşembe, Ekim 28, 2010
Gerçek
Gerçekle varsayımı ayırt edemiyorum bazen. Ne duyduğumu biliyorum, onu bir şekilde yorumluyorum; ama bildiğim nerede bitip yorumladığım nerede başlıyor anlayamıyorum. Böylece gerçek ve varsayım iç içe giriyor. Birini birinden ayırt edemiyorum. Sırf bu yüzden bazı şeyleri kafamda yarattığımı düşünüyorum. Bazı diyalogları, bazı duyguları, bazı tartışmaları... Belki de gerçek olmasını istediklerimi gerçek, hoşuma gitmeyenleri de varsayım olarak kabul ediyorumdur. Ağzımı açıp da konuşmaya başlarsam varsaydıklarım mı yoksa bildiklerim mi dökülecek öngöremiyorum. İşte tam da bu yüzden susuyorum.
Pazartesi, Ekim 25, 2010
Tepki
"Görüşmeyeli bayağı oldu." dedi oğlan. "1 ay 13 gün." diye geçirdi kız aklından ve sonra omzunu silkip "Evet, oldu gerçekten. Hayat işte." dedi. Oğlan kızın umarsızlığına şaşırdı, kız da rol yeteneğine.
Sıradan
Şimdi biraz tarih çalışıp yatağıma gireceğim ve derin huzurlu bir uyku çekeceğim. Yapacağım; çünkü ihtiyacım var. Çünkü hak ettim. Sonra yarın sabah uyanacağım ve okula gideceğim. Sıradan bir gün yaşayacağım. Çünkü yarın gerçekten sıradan bir gün ve ben yılın bu gününü sıradan bir gün olarak yaşamayı hak ettim artık.
Perşembe, Ekim 21, 2010
Aşk
Aşk acısı diye bir şey olmaz bence. Aşk güzel bir şeydir. Niye acı çekesin ki? Yani oturup göz süzdüğün, dertlendiğin, yollarını gözlediğin o şey değil bence aşk. Aşk el ele yürüdüğün, malum şahsı gördüğünde mutlu olduğun, seni gülümsetebilen ve her şeyin ötesinde hayatını daha güzel yapan bir şeydir. O yüzden hiç aşık olmadım diyorum ya. Yoksa biz de 'ah ulan ah'lar çektik. Hatta ben düzenli olarak çekiyorum o 'ah ulan ah'ı; ama aşk değil bu. Öyle basit bir şey olamaz aşk. En azından ben inanmıyorum böyle bir aşka. Bir de cinlere ve meleklere inanmıyorum; ama büyücüler olmalı bence. Öyle yani.
Çarşamba, Ekim 20, 2010
Noktacıklar
Kendimi kandırmak konusunda ustayım. Bir sıkıntıyı görmezden gelebilirim. Takıntılarımı inkar edebilirim. Hissettiğim şeyleri hissetmediğimi iddia edebilirim. Ama en iyi yaptığım şey stresli olmadığıma inandırmaktır kendimi. Bunlardan herhangi birinin ya da hepsinin neden olabileceği stres yokmuş gibi davranabilirim. Boynumun yanlarında ve gerdanımda kırmızı noktacıklar oluşmadığı sürece tabii. Onlara karşı koyamıyorum işte. Stresliyim. Bir sıkıntım, takıntım ve hissetmek istemediğim bir duygum var. Ve evet, bunları bana kırmızı noktacıklar söyletiyor.
Salı, Ekim 19, 2010
Arada
Asla elde edemeyeceğin bir şeyi istemek o kadar da kötü değil aslında. Bir kesinlik var sonuçta. Elde edemeyeceksin açık ve net. Bu yüzden bir süre sonra vazgeçebiliyorsun istemekten. Yeterince irade sahibiysen ya da küçük bir çocuk değilsen... Ama elde edebileceğin bir şeyi istediğinde ve onu alamadığında işte bu bence en kötüsü. Çünkü denemekten asla vazgeçmiyorsun. Hiçbir zaman durmuyor, beklemiyorsun. Sürekli uğraşıp çabalamakla geçiyor zamanın ve insanı düşündüğünden daha çok yoruyor, daha çok yıpratıyor denemek. Elde edebileceğim şeyler istiyorum ben; ama istediğim her şeye de sahip değilim. İşte o arada kalanlar, sahip olabileceğim halde sahip olamadıklarım yani, bir gün akıl sağlığım onlar yüzünden gidecek elimden.
Perşembe, Ekim 14, 2010
Asabiyet
Sırf anlayış ve merhamet görmediğim için kimseye merhamet etmediğim günler var. Saatlerce ilgilenebileceğim insanları başımdan attığım, olur olmaz her şeye sinirlendiğim günler bunlar. Hatta anneme kızıp, sonra beni kendisine kızdırdı diye daha çok kızdığım, herkese bağırıp çağırdığım, kendimi de başımdan atmak isteyip yapamadığım günler. Yarın o günlerden biri olacak hissediyorum.
Cumartesi, Ekim 09, 2010
Öyle
Vedaları sevmem ben. Uzun bir ayrılığın ardından kavuşmaları da sevmem. Tabii ki özlediğim kişiye kavuşma hissini severim; ama o olayı sevmem. Uzun uzun sarılmalar, 'Neler yaptın?' soruları, herkesin aptala döndüğü o ilk bir saat. Ben hep hayat gibi sürekli ilişkileri sevdim. Ne olursa olsun hayat devam eder ya, bazı ilişkiler de öyledir işte. İkinizden birinin hayatında birçok şey oluyor olabilir, zaman ya da mesafe girebilir araya; ama devam ettiği zaman kaldığı yerden devam eder. Birbirinizi yıllar sonra görseniz bile sanki daha geçen hafta birlikteymişsiniz gibi gelir. Şimdiye kadar kalıcılığı onaylanmış tek arkadaşımla da böyle bir ilişkim var işte. Ha bir de 'Seni Seviyorum' diyemem ben. 'Çok seviyorum seni.', 'Seviyorum seni.' falan derim de o iki kelimeyi o sırayla yan yana getiremem. Öyle.
Perşembe, Ekim 07, 2010
Son
Bazen gözlerimi kapattığımda orada buluyorum kendimi. Burnumda aynı toprak kokusu, içime işlemiş aynı soğuk. Her seferinde ağzımdan çıkan her kelime daha da beter ediyor seni. Ezilmiş, mahvolmuş, canı yanmış. Her seferinde büyük bir yarayla arkana bakmadan uzaklaşıyorsun oradan. Seni incitiyorum, incitebiliyorum. Beynimde dönen bu küçük oyunda ağlayan her zaman sen oluyorsun, ben değil. Arkamda bırakmak konusunda hiçbir zaman iyi olmadığımı ikimiz de biliyoruz ve artık ikimiz de aynı insanlar değiliz. Ne sen beni tanıyorsun artık ne de ben seni. İşin aslı ikimizde o toprak kokusuna da içimize işleyen soğuğa da aşina değiliz artık. Bu yüzden seni affetmek dünyadaki en kolay şey olabilirdi; kızacak birine ihtiyacım olmasaydı eğer. İçimde bu kadar öfke olmasaydı yönlendirecek birini bulmam da gerekmezdi ve sen de günah keçisi olmazdın. Maalesef hal böyle değil. İçimdeki öfke orada ve azalmıyor. Madem öyle bir anlaşma yapalım. Ne sen gözlerimi kapadığımda ve her şeyi yeniden canlandırdığımda istediğimi aldığım o sahneyi mahvet ne de ben senden nefret edeyim bundan sonra. Bu da sana yazdığım son şey olsun böylece.
Çarşamba, Ekim 06, 2010
Donuk
"Ben aşık oldum." dedi oğlan yüzünde heyecanlı bir ifadeyle. Kızın suratına engelleyemediği bir gülüş yayıldı. Kalbi heyecanla çarptı. "L... adı. Okulda tanıştık." Kızın gülüşü yüzünde dondu bir an için, sonra gülümsemeye devam etti. Gülüşünün donuşunu ona çok dikkatli bakan biri fark edebilirdi yalnızca. Neyse ki oğlan hiçbir zaman o kadar dikkatli bakmamıştı kıza.
Cumartesi, Ekim 02, 2010
İnanç
Ben geri zekalı değilim. Saf hiç değilim. Hayata pembe gözlüklerle baktığım falan da yok. Hatta karamsarım. Evet, biraz hayalperestim ve kurduğum hayallerin gerçek olabileceğine inanmayı seviyorum. Sorgulamadan, incelemeden, mantık yürütmeden... Oturup düşündüğümde saçma salak bulabileceğim dünyalarca şeyi kuruyorum kafamda, inanıyorum onlara. İnanıyorum; çünkü inanmak istiyorum. Gerçek aşka inanıyorum mesela. Romantik komedilerde olanlardan hani, Hollywood tarzı. Hayatımda hiç bitmeyen aşk gördüm mü? Hayır. Birbirine o kadar bağlanmış iki insan gördüm mü? Hayır. İnsanın doğasının böyle bir şeye elverişli olduğunu düşünüyor muyum? Hayır. Biten ilişkilere, yıkılan evliliklere ve berbat kadın-erkek ilişkilerine tanık oldum yalnızca. Beni gerçek aşka inandıracak tek bir mantıklı nedenim bile yok. İnanıyorum ama. Çünkü inanmazsam bir sabah kalktığımda hayat daha az anlamlı gelebilir ve hayat daha az anlamlı gelirse yaşamak istemeyebilirim. Belki de hiç var olmayan, var olmayacak bir sürü şeye inanıyorum. Hiçbiri ne benim mantığıma ne herhangi birinin mantığına sığıyor. İnanmaya devam ediyorum yine de. İnanıyorum; çünkü inanmazsam yaşayamam.
Çarşamba, Eylül 29, 2010
Yol
Bir yolun gittiği yönü beğenmediysem hemen saparım oradan. Hiç merak etmem sonunda ne var acab- Tamam, merak ederim. Hiç de sapmam o yoldan. Sonunda orijinal bir şey varmış gibi gelir hep, saf saf yürümeye devam ederim. Yol gittikçe kötüleşse bile devam ederim yürümeye. Hayatımda bir şeyin gelişimi ne kadar kötü olduysa sonucu da o kadar kötü oldu hep; ama ben hala devam ediyorum değişik değişik yollardan yürümeye. Bir gün belamı bulacağım ama neyse.
Salı, Eylül 28, 2010
Yırtılmış
Yarınki buluşmalarında vermek üzere yazdığı mektubu yırtıp çöpe atarken kız, kağıtta yazanları kelimesi kelimesine söylemek dışında her şeyi yapacak kadar aptal olduğu için kendinden nefret etti önce ve hala anlamadığı için de oğlandan. Sonra anlamış olmasına rağmen, görmezden geliyor olma olasılığının farkına vardı ve aptallığına güldü bu sefer.
Pazartesi, Eylül 27, 2010
Aptal
Hayatım boyunca yaptığım en büyük aptallık birilerine ihtiyaç duymak, yanımda olmadıklarında eksik hissetmekti. Son zamanlarda bunu yenebildiğimi düşünüyor olmama rağmen anladım ki bir aptal her daim biraz aptal.
Yalnız
Yalnız ve güvensiz hissetti kız kendini.Telefonuna gitti eli ve parmakları o bilindik numarayı çevirdi. Uzun uzun çaldı oğlanın telefonu. Fakat açan olmadı. İşte kız o zaman anladı oğlanın boşluğunu doldurmaya çalışması değil yokluğuna alışması gerektiğini.
Pazar, Eylül 26, 2010
Kontrol
Kontrollü bir insanımdır ben. Kime nasıl davranacağımı iyi bilirim. Nerede ne yapacağımı da. O yüzden yaşamım boyunca 'hanım hanımcık kız'ı olmuşumdur ortamın. Ama son zamanlarda kontrolümü kaybettim. Neyi ne zaman nerede yapacağıma karar veremiyorum. Söylemem gerekenlerle söylememem gerekenleri ayıramıyorum. Sınırlarım sanki bir anda ortadan kayboldu ve ben çırılçıplak kaldım ortada. Ağzımdan çıkacak şeyi yersiz olmasından korktuğum için konuşmuyorum bile çoğu zaman. Söyleyeceğim şeyi üç kere düşünüyorum kafamda. İşin ilginci bu kontrolsüzlük insandan insan değişiyor. Hala yanında kontrollü davrandığım insanlar var. Bazılarının yanında ise daha az kontrolsüzüm; ama bir kısmı var ki kontrol sıfır. Ağzıma geleni söyleyiveriyorum. İstediğimi yapıveriyorum yanlarında. Kendimi durduramıyorum. Yapmadan önce uygun olup olmadığını düşünmüyorum bile. O insanlarla ilişkilerime bir ara vermek isterdim işte. Bir süre kullanım dışı olmak, düzeldiğimde kaldığım yerden devam etmek. Ne yazık hayatın pause tuşu yok ve ben en çok bu özelliğinden nefret ediyorum.
Cumartesi, Eylül 25, 2010
Çok
"Senin için yapabileceğim bir şey var mı?" diye sordu oğlan kız ağlarken. O kadar çoktu ki yapabilecekleri, kız hangisini söyleyeceğini şaşırdı. "Çok." demek istedi yalnızca; ama dudaklarından "Yok." çıktı.
Perşembe, Eylül 23, 2010
Bugün
Yorgunum. O kadar yorgunum ki oturduğum yerde uyumaya başlayabilirim; ama yatağa girersem yorgunluktan uyuyamam. İşte öyle yorgunum. Bugün bir çok açıdan acayip bir gündü. Eve geldiğimde annem uyuyordu ve hala uyuyor. Birlikte yaşadığım tek insanla bugün kurduğum toplam cümle sayısı bir elin parmaklarını geçmez ki bunu her gün oturup annesi ile sohbet eden biri olarak söylüyorum. Bugün yorucu, sıkıcı ve eksikti. O yüzden bir an önce bitsin istiyorum; ama aynı zamanda böyle bitsin de istemiyorum. Bugünden nefret ettim kısacası. Hayat garip şey. Yatmadan önce bugünü biraz daha normalleştirmek için bir mesaj atacağım. Yapabileceğim tek şey bu çünkü. Bir de uyumak. Güzel güzel uyuyacağım, evet. Sonra da kalkıp sekizi de birbirinden farklı sekiz saat derse göğüs gereceğim. sırtımda on kilo çantayla. bunu yapacağım; çünkü yapmak zorundayım. Hadi bana güle güle.
Çarşamba, Eylül 22, 2010
Yalan
Yalan söylerim ben. Herkes söyler, evet; ama ben gerçekten söylerim. Profesyonelce, çaktırmadan. Önemli konularda büyük yalanlar değil. Bir buluşmadan kendimi kurtarmak için söylediğim saçma bir yalan belki. Ya da uyandığım halde uyuduğumu söylemek. En sık söylediğim yalan nasıl olduğumla ilgili. "Sadece yorgunum." Yüzyılın en iyi bahanesi. Küçükken bir arkadaşıma depomuzda Barbie 'apartmanı' olduğunu söylemiştim. Ev de değil. Apartman! İstediklerimi yapardı bazen onunla oynamak için. Sonra itiraf ettim tabii ve bu hala utanç duyduğum bir yalandır mesela. 6 yaşındaydım. Ama diğer yalanlarımdan utanmam. Hayatımı kolaylaştırıyorlar yalnızca. İsterseniz yalan söylemek değil, bahane üretmek deyin; ama bu sık yaptığım bir şey. Öyle sık yapıyorum ki gerçekten hiç yalan söylemediğim insanların olması şaşırtıyor beni. Var böyle insanlar. Bir-iki tane. Ama onlara bile bahsetmediğim bazı şeyler var. Yalan değil. Yalnızca bilmeleri gerekirken söylemediğim şeyler ya da bilmek isteyecekleri şeyler. Doğuştan sahtekar mıyım ne?
Pazartesi, Eylül 20, 2010
Söyleyemediklerim
Öyle düşüncelerim, öyle duygularım var ki, bırak buraya yazı olarak yazmayı kelimelere dökmekten bile çekinirim. Hatta beynimin içinde kendime bile söyleyemem bunları. İşte onlardan çok korkuyorum ben. Kendimden yani. Söyleyemediklerim ürküten beni asıl. Söyleyebildiğim noktada biraz aşmış oluyorum aslında. O kelimeleri bir araya getiremedim ya kafamda, güvendeyim sanki. Söylersem bitecek, yazık olacak.
Pazar, Eylül 19, 2010
Bağlaşık
Bağlaşık mıyım ne? Yok yok değilim. İlla bir şeyin yokluğunu hissettim diye bağlaşık olunur mu hiç canım. Sadece kolay alışkanlık ediniyorum ben. Evet, öyle. Normalde insanlar yirmi bir günde ediniyormuş ya. Ben 15 günde. Hadi 12 olsun; ama daha da inmem. Yoksa ben bağlaşık değilim. Hiç değilim. Sadece özlem çekiyorum biraz, sadece biraz. Azıcık.
Cumartesi, Eylül 18, 2010
Biz
"Vizyona girdiğinde ikinci filme de birlikte gideriz değil mi?" diye sordu oğlan. "Gideriz tabii." diye cevap verdi kız. Bir cümlenin öznesi olarak 'biz'i kullanması hoşuna gitmişti ve plan yapıyor olması. O gün sustu yine, başka bir şey söylemedi. Yalnızca 'biz'i düşündü.
İstemek
Olmasını istediğim bir şey. Herkesin isteyebileceği bir şey, basit bir şey. Ama kendimi gerçekleşmesinin bana zarar vermeyeceğine ikna etmem gerekiyor bunu isterken. Çok istiyorum. Durmadan üzerinde düşünüyorum; ama olsa ne kadar güzel olacağını düşünmüyorum. Olursa da ya şöyle olursa? diye düşünüyorum. İstemem yanlışmış gibi geliyor. İstememeliymişim gibi. Çok istersem ve olursa çok kötü olacakmış gibi. Ama istemekten de vazgeçemiyorum. Senaryolar yazıyorum kafamda sürekli. Her birinde bin bir korkunç durum, bin bir felaket. Beynimin nasıl çalıştığını anlamıyorum hiç. Nasıl olur da bunları düşünürken hala istemeye devam edebilirim bir şeyi. Mazoşistmişim gibi geliyor; ama yok değilim. Sadece olmasından korktuğum bir şeyin olmasını istiyorum o kadar. Evet, tamam. Sanırım biraz mazoşistim.
Cuma, Eylül 17, 2010
Boşluk
'Varlığıyla boşluk dolduracak birini değil, yokluğu ile boşluk yaratacak birini sevin.' demiş biri. Ya da bunun gibi bir şey. Tam hatırlamıyorum şimdi. Bence saçmalamış. Diyelim sevdik böyle birini, öyle olduğunu yokluğunda anlayabiliriz ancak. Peki bunu söyleyen güzel arkadaşım -muhtemelen ünlü bir yazar falansın- öyle birini bulmanın zorluğunun ve kaybettiğinde hissedeceğin acının farkında mısın? Evet, söz kulağa çok hoş geliyor. Gerçekten öyle birini sevmek istiyor insan. Bela arıyorsa tabii.
Düzeltme: Sözün orijinali: 'Gerçek aşk; Onunla birlikteyken bir bütün olmak değil, O yokken; 'Yarım kalabilmektir'. Söyleyen de Hegel imiş.
Perşembe, Eylül 16, 2010
Masal
Evvel zaman içinde gencecik bir kız varmış. Yaratıcı güce, mucizelere bir de gerçek aşka inanırmış. Yıllar geçmiş peşi sıra, kız aşkını beklemiş.Hep mucizenin bir gün geleceğine inanmış. Kendisiyle dalga geçip dursa da umudunu hiç yitirmemiş. Elli yaşına geldiğinde reenkarnasyona inanmaya başlamış. Bir başka bedende hayat bulup gerçek aşkı o zaman bulacakmış. Kalp krizinden ölmüş altmış iki yaşında. Öbür tarafta ne biri hesap sormuş yaptığı kötülükler için ne de ödüllendirilmiş sevapları. Bedeni yerin yedi kat altında solucanlara yem olmuş. Genç bir kızken anlatmışlar ona bu hikayeyi de inanmamış. Aslında her gün böyle ölen yaşlı kadınlar varmış.
Çarşamba, Eylül 15, 2010
Karışık
Kız o gece yatağına uzandı ve her şeyi gözden geçirdi. Oğlanın sıcak tavırlarını, her cümlesinin sonunda gülümseyişini hatırladı ve konuyu birden kapatışını, bazen hiç tepki vermeyişini. Satırların arasını okumaya çalıştı. Kelimelerin gizli anlamlarıyla uğraştı. Çözemedi, anlayamadı, emin olamadı. Sonra oğlanla makarnasını paylaştığı o anı geldi aklına. gülümsedi ve buruk bir sevinçle uyudu; ama hala anlayamamıştı.
Salı, Eylül 14, 2010
Ben
Saat yan odada bile olsa o saatin sesi yüzünden uyuyamam ben. Yemeğin yanında bir şey içemem, ya önce içeceği bitiririm ya da yemeği. İnsanların hakkımda söylediklerini değerlendirir, çok azına katılırım. Saçlarım dalgalıdır ve çabuk kabarır; ama ben düz kullanmayı severim. Asla yemem dediğim hiçbir şey yoktur, beni ağırlamak kolaydır yani; ama canım bir şey yemek istemiyorsa imkanı yok yemem. Yaşadıklarımdan, sevdiklerimden ve nefret ettiklerimden bahsetmeyi severim; ama kendim hakkında sıfatlar kullanmaktan hoşlanmam. Başkalarının benim için sıfatlar kullanmasını severim. Çok büyük bir kısmını ciddiye alırım. Çilekli olan herhangi bir şeyi yiyebilir ya da içebilirim, ne olduğu hiç fark etmez. Bugüne kadar çilekli olduğu halde sevmediğim hiçbir şey yoktur. Bugüne kadar sonuna kadar kullandığım tek defterim matematik defterimdi, o da parçalandı. Yarısından fazlasına yazı yazılmış defterlerimi hala saklıyorum. Ne kadar gereksiz olursa olsun atmaya kıyamıyorum. Tıpkı dolaplarımdaki zilyon adet gereksiz şey gibi. Kırtasiye alışverişine bayılırım. Hiç aşık olmadım. Ama aşık olduğumu düşündüm. Bir erkekle hiç öpüşmedim ve hiç birine tokat atmadım. Yumruk attım ama. Karate kursunda. En sevdiğim kutlama yılbaşıdır. Doğum günümden bile çok severim ve son dört yıldır hiçbir yılbaşından zevk almadım. Dil öğrenmeyi severim, sözlük okumayı sevmem. Yedi yaşımdayken günde üç öğün mantı yiyordum. Artık o kadar çok sevmiyorum. Kahve içmem. Ama üçü bir arada yemeyi severim. Bildiğin kaşıklayarak böyle. Nadiren çay içerim. Çilekli sodayı çok severim. Bir de ice-tea. Önceleri limon içerdim; ama şimdi her çeşidinden içiyorum. Ayak tırnaklarıma hayatımda üç kere oje sürdüm. Birinde çok küçüktüm. Son ikisi de bu yaz oldu. Parfüm sıkmayı sevmem; çünkü bir süre sona hepsinin kokusu midemi bulandırıyor. Çok sık midem bulanır. Bir buçuk yıl antidepresan kullanmıştım. Bir boka yaramıyorlar. Saçlarımı kurutmaktan nefret ederim. Disney Channel'dan da nefret ederim; ama bazen gerçekten moralimi düzeltebiliyor. Jonas Brothers'ı da sevmem; ama Nick sevimli. Öyle bir oğlum olsun isterdim. O anlamda sevimli yani. Justin Bieber sevimli bile değil bence. Kız gibi hatta. Rahatsız edici derecede kız gibi. Ondan hoşlanan kızların gizli lezbiyen olduğunu düşünüyorum hatta. Evden çıkmayı sevmem. Hiç sevmem. Günlerce evden çıkmadan yaşayabilirim. Yatak takıntım yoktur, her yerde uyuyabilirim; otelde, başkasının evinde. Bugüne kadar en sevdiğim Türk yapımı dizi Gülbeyaz'dı. Tekrarını buldum mu hala izlerim. Hiç tanımadığım bir dedem ve bir teyzem varmış. Bir de bir amcam çok küçükken ölmüş. Babam Çerkez. Hayat görüşünün en temel örneğinin siyasi görüş olduğunu düşünürüm. Benimle tamamen zıt görüşte olan biriyle arkadaş olamam. Bir yıl tel taktım. Hala diş kalıbı kullanıyorum. İlk kez telefonum olduğunda 8 yaşındaydım. Ailem telefon manyağı olmadığım için her gün şükrediyor. Okuma yazma öğrendiğimde ilk işim internette sörf yapmak oldu. Afacançocuk'a üyeydim. Bana beni sevdiğini söyleyen ilk erkekle de orada tanıştım. İnanılmaması gerektiğini de yine ondan öğrendim. Bugüne kadar altı farklı yerde, beş farklı ilde, dört farklı bölgede yaşadım. Sekiz yıllık ilk öğretimimi beş farklı okulda tamamladım. İlk doktorumda bir randevum var yarın. İki yaşıma kadar kontrollerime ona gitmişiz. Nasıl biri olduğumu merak ederse bunları anlatacağım.
Cuma, Eylül 10, 2010
Ev
Benim evim olmadı hiç. Yorgun bir günün ardından dönmek istediğim bir yer, üzüldüğümde kendimi kapatabileceğim bir oda... Farklı şehirlerde, farklı evlerde, farklı odalarda uyudum. O yüzden evim yaptım insanları. Yuvam sandım. Yorgun günlerimde onlara sığındım. Üzüldüğümde omuzlarında ağladım. İşte bu yüzden çok sokakta kaldım ben.
Haklıymış.
Haklıymış.
Acı
Bazen öyle olmadık zamanlarda canım yanıyor ki şaşkınlıktan acımı unutuyorum. Oturup neden bu kadar içimin acıdığını düşünüyorum. İlişkilerimi, olanları, insanları gözden geçiriyorum. Hiçbir şey bulamıyorum. İşte o zaman canım daha çok acıyor. Kendime acıyor. Çünkü bir gözden geçirmediğim o kalıyor geriye. Bazen kendime çok acıyorum. İşte o zaman içim böyle acıyor.
Perşembe, Eylül 09, 2010
İstiyorum
Şimdi için değil genel olarak konuşuyorum; öyle bir sevgilim olsun ki ağdaya gittiğimde ne kadar canımın yandığını söyleyip, kuru bacaklarımdan şikayet edebileyim istiyorum. Hatta öyle biri olsun ki bu regl dönemimdeki huysuzluklarıma katlansın, gitsin tatlı alsın gelsin istiyorum. Yani benimle ilgili her şeyi bildiği halde beni hala sevsin istiyorum. Bunu da kalkıp kimseye söyleyemiyorum. Söylersem gülerler. "Görürsek haber veririz." derler. Ben olsam öyle derdim yani. Ben çok şey istiyorum, çok.
Sırlar
Sırlarım var benim herkesin olduğu gibi. Çok azı yaşadıklarımla, bir kısmı düşündüklerimle çoğunluğu da hissettiklerimle ilgili. Yaşadığım her olayı anlattığım için onlara güvendiğimi sanan insanlar var bir de. Yanılıyorlar. Söyleyemiyorum yanıldıklarını. Bu da küçük sırlarımdan biri işte. Ama biri var ki son zamanlarda hayatımda, en önemli sırlarımı söylüyorum laf arasında, önemsiz şeylermiş gibi. Fark etmiyor bunun büyük bir sır olduğunu. Ben de keyfimce yaşıyorum uzun zamandır sakladığım bir şeyi söylemiş olmanın coşkusunu.
Salı, Eylül 07, 2010
Gitme
Oğlan veda ederken kızın tek istediği kolundan tutup engellemekti. Onun yerine 'Hoşçakal' dedi gülümseyerek. Oğlan gitti, kız ancak o zaman 'Gitme' diyebildi.
Pazartesi, Eylül 06, 2010
Hayal
Bir sepet dolusu hayalim var. Hiçbiri gerçekleşmesi elimde olan şeyler değil. Gerçekleştirebileceklerime hayal değil amaç diyorum zaten. Bunlar katıksız hayal. Çoğu filmlerden, romanlardan fırlamış sahneler. Gerçekleşmesi imkansız. İmkansız olmasa bile zor. Ama bazen o kadar çok istiyorum ki gerçek olmalarını, o kadar güçlü bir arzu ki bu canım yanıyor. Gerçek olmaları için yalvarıyorum. İşte öyle zamanlarda Tanrı'ya tüm gücümle inanıyorum. Sırf sesimi duyacak biri olsun diye. Ben hayal kurduğumda inanıyorum Tanrı'ya. Her zaman yani.
Salı, Ağustos 31, 2010
Seviyor
"Hadi görüşürüz. Seviyorum seni." derdi kız arkadaşlarıyla vedalaşırken; ama oğlana diyemiyordu işte. Söylerse oğlan anlar diye korkuyordu.
Pazar, Ağustos 29, 2010
Kağıttan
"Kağıttan ev yapmak gibiydi, her yeni kartı eklediğimde bütün yapı yıkılacak diye korkudan titriyordum."
Cuma, Ağustos 27, 2010
Sözsüz
"Bunu neden yapıyorsun?" dedi oğlan. "Çünkü arkadaşımsın" dedi kız. "Ve sana aşığım." diye ekledi içinden. Oğlan kızın gözlerinin içine baktı ve gülümsedi. Her şeyden bihaberdi.
Çarşamba, Ağustos 25, 2010
Felç
Kolay kolay vazgeçen biri değilim. Hatta inatçı ve takıntılıyım. Gözüme kestirdiğime ulaşmadan çekip gitmem. Yarıda bıraktığım iş sayısı yok denecek kadar azdır. Sonuçtan emin olduğum sürece... Tereddüt ediyorsam, deşersem ne çıkacağını bilmiyorsam işte o ölümdür benim için. Kararlılık, inatçılık, dişlilik... Hiçbiri kalmaz. Sadece ne yapacağını şaşırmış aptal bir ben kalır geriye. Boş bakışlar, saçmalamalar... Ne geri gidebilirim, ne ileri ve hareket edememek hayatta en nefret ettiğim şeydir. Bu benzetme üzerinden gidersek eğer şudur hali hazırda durumum: Felç oldum!
Salı, Ağustos 24, 2010
Kaygı
"Eee defol git artık!" dedi oğlan. "Emin ol gidebilsem giderdim." dedi kız. Acı olan kelimeler değildi. Acı olan bu diyaloğun kızın zihninde geçmesiydi. Aynaya baktı kız ve kendini tanıyamadı.
Pazar, Ağustos 22, 2010
Suşi
Suşiyi çok severim ben. Sofradan yeni kalkmış, tıka basa tok olsam yine de yerim. O kadar severim yani. Ama çok yersem karnım ağrır mı diye korkarım hep yerken. Yine de yemeye devam ederim; ama burnumdan getiririm yediğimi de. Hep endişe içinde. Sonra bir ara 'Aman boşver!' derim. Gideceksem suşiden gideyim. Kızarım bu düşünceme de, bir yemeğe bu kadar kaptırılır mı diye. Suşiyi çok severim ben; ama yerken korkarım. İnsan ilişkilerinde de aynı böyleyim işte.
Değil
Düşündüm de ben böyle oturup hıçkıra hıçkıra ağlamayalı bayağı zaman geçmiş. Ondan böyle kalbimin üstüne bir taş oturmuş gibi. Ben ona bağlamak istiyorum en azından. Başka bir şeye değil. Uyuyamıyorum ya. O yüzdendir bir de. Başka bir şeyden değil yoksa. Kesinlikle başka bir şeyden değil!
Cumartesi, Ağustos 21, 2010
Tehlike
Az önce duşa girdiğimde su ısınsın diye sıcağı sonuna kadar açtım. Sonra unutup ayağımı altına soktum. Panik içinde duşu avuçladım bir de. Hem elimi hem ayağımı yaktım. Üstüne gözüme de şampuan sürdüm. Yaralanmadan duş alabilecek kadar aklımın yerinde olduğu günleri özledim. Geri gelecekler mi?
Kayalıklar
Bizim yazlığın olduğu taraflarda bir yer var. Böyle hani filmlerde dizilerde olur ya. Esas çocuğun şarapçı bir Bilmemne Abi'si, Dayı'sı falan vardır. Kayalık gibi denize bakan bir yerde otururlar. Çocuk anlatır falan. İşte öyle bir yer buradaki de. Kuzenlerim küçükken oraya götürürlerdi beni. -Aslında geçen sene de gittik; ama tadı aynı olmadı.- Onlar bira içerdi, ben de meyve suyu falan. Şarkılar söylerdik. Efkarlanırdı onlar. Eski aşklarını konuşurlardı. İşte şimdi benim buna ihtiyacım var. Kayalıklara gidip içmeye. Dalgalar vuracak kayalara. Tam olarak buna ihtiyacım var. Bir de yanımda durup sarhoş olduğumda beni eve getirecek birine. Bir de annemin çok kızmamasına ihtiyacım var. Şu son ikisi yok diye gidemiyorum. Öyle evde oturuyorum. Yine de efkarlanıyorum.
Başkası
Kendimde değilim ben bu aralar hiç. Alaçatı pazarına gitmek bile istemiyorum. O kadar berbat haldeyim yani. İştahım da yok. Hamburgerciye gidip hamburger bile yemedim dün. Sonra bir de her gece iki üç defa uyanıp yatağıma oturuyor sonra geri yatıyorum. Canımı en çok sıkan o işte. Kendimde değilim ben bu aralar hiç. Kimdeyim o zaman?
Hayal
Ayrılsalar da birbirlerini gözeten aşıklar hayal ederim ben hep. Hani kız oğlanın tatlısına fıstık konulmasını engeller alerjisi var diye, oğlan kız seviyor diye mariachi alır gelir partiye kimse içmediği halde. Bu yaptıklarını diğerinin fark etmesini de istemezler ama. Var mı böyleleri gerçekten?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)